5 Aralık 2019 Perşembe

Bücür-Oğlan ile Gürgen Dalı Masalı

Bücür-Oğlan ile Gürgen Dalı Masalı



Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit atarmış yıkık hamam içinde. Derken zaman o zaman, devran o devran dedikleri gün imiş. Bir şehrin kenar mahallesinde bir küçük ev, evin içinde bir karı ile bir koca yaşarmış. Bu iki insanın evliliği yıllar yıllar içinde gelip geçmiş. Ama ne hikmetse çocukları olmuyormuş. Gitmedikleri hoca, hekim, yaptırmadıkları ilaç, muska kalmamış. Sonuç yok.

En son bu çocuk işinden umut kesmişler ve kendi dünyalarında, kendi işlerine dalmışlar.

Adam, her gün, omzunda çantasıyla hocaya giden çocukları görünce, »Benim de bir oğlum olsa omzuna çanta alsa ve her çocuk gibi koşa koşa hocaya gitse« diye söylenirmiş.

»Ah bir oğlum olsa da şuracıkta bana bir tas su verse, omzunda çantasıyla hocaya gitse« dermiş.

Sonra da bir türkü tuttururmuş:

Ah bir oğlum olsa gitse hocaya
Okusa elif be gelse heceye
Muştucular çıksa bizim bacaya
         Neyleyim boş duran kolu neyleyim
         Nenni nenni demez dili neyleyim

Koşup elekçiden bir elek alsam
Sallana sallana höllük elesem
Kutnuya kumaşa beze belesem
         Neyleyim boş duran kolu neyleyim
         Nenni nenni demez dili neyleyim

Elesem ha kurban höllük elesem
Ağ bebemi kundaklara belesem
Koyun olsam kuzum diye melesem
         Neyleyim boş duran kolu neyleyim
         Nenni nenni demez dili neyleyim

Mor ineğim gelmiş sağılmak ister
Kadir Mevla’m bana bir evlat göster
Evlatsız göçersem kınaman dostlar
         Neyleyim boş duran kolu neyleyim
         Nenni nenni demez dili neyleyim

Kadın da bir diğer köşede kocasının sesine ses katarak aynı türküyü birlikte söylermiş. Bu türkünün bu iki insanın sesiyle yörede duyulduğunu, kulaktan kulağa yayıldığını herkes bilirmiş. Aynı zamanda bu türkü Bücür-Oğlan türküsü olarak da bilinirmiş.

Derken yıllar böyle gelmiş böyle geçmiş. Bir gün adam tarlaya ekin ekmeye gitmiş. Karısıysa çoğu zaman olduğu gibi evde kalmış.

Tarlada herk eden adam bir zaman sonra yorulmuş. Güneş de hayli bastırmış. Adam öküzlerini açıp, subaşına sürmüş serinlensin diye. Kendisi de uzanıp gölgelikte biraz dinlenmek amacıyla uyumaya başlamış. Derin bir uykuya dalan adam, rüyasında Hızır'ı görmüş.

Yeşil bir cüppe içinde, görünen Hızır adama:

»Senin derdinin dermanı bu kasedeki suyun içinde, sen bu suyu içince, istediğin çocuğa kavuşacaksın,« demiş.

Hızır elindeki kaseyi adama uzatmış. Adam kaseyi alıp bir dikişte bitirmiş. Bu arada Hızır da oradan ayrılmış adam rüyasından uyanınca, hemen öküzlerini alıp erkenden karısının yanına eve gitmiş.

Karısı:

»Hayrola adam bugün neden böyle erkenden geldin« demiş.

Adam olanı biteni karısına bir bir anlatmış. Sonra da o gece karı koca yatmışlar. Derken, aradan dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika geçince bu iki insanın bir oğlan çocukları olmuş. Olmaz olmaz demeyin, olmuş işte.

Oğlan çocuğunun adını Hızır koymuşlar. Hızır ile evin içine bir neşe bir mutluluk gelmiş ki sormayın gitsin.

Adam işine daha bir hevesle sarılmış. Kadın her gün türkü söyleyerek bütün işlerini yaparmış. Gün gelmiş günler geçmiş, oğlan büyümüş. Büyümüş diyorum ama yaş olarak büyümüş boy olarak hiçte büyümemiş.

O köyün insanları ve o mahallenin insanları bu çocuğun adını Bücür koymuşlar. Bücür aşağı Bücür yukarı... Bu zavallı oğlan kendi adının Hızır olduğunu bile unutmuş. Bücür adıyla bir olmuş gitmiş. Bu çocuğun on parmağında on marifet varmış. Elini attığı işi anında çözermiş. Şehrin en büyük pehlivanlarını dize getirirmiş. At gibi atla koşarmış, kuş gibi kuşlarla uçarmış. Bu hünerlerini gören mahalle halkı bu çocuğunu yanına gelip ona bu ülkenin padişahını şikayet etmişler.

Ahali hep bir ağızdan:

»Kurtarsan kurtarsan bizi bu zalim padişahın elinden sen kurtarırsın« demişler.

Bücür-Oğlan:

»Benim o padişahın yanına gitmem için bir geçerli bahanem olmalı yoksa ne diye gideceğim söyleyin« deyince.

Ahalinin en yaşlısı söze başlamış:

Bücür-Oğlan:

»Bu zalim padişah, yıllar önce senin babanı evinin içinde bizim gözümüzün önünde döve döve yirmi altınını almıştı. Git babanın altınlarını geri alıp babana getir.«

Bücür-Oğlan:

»Bakın emmiler şimdi oldu. Ben at gibi koşar, kuş gibi uçar gidip o zalim padişahı bulur babamın yirmi altınını alıp getiririm.«

Bu sözden sonra, hazırlık gören ve yola koyulan Bücür-Oğlan, önce at gibi koşmuş, sonra da kuş gibi uçmuş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe dümdüz gitmiş. Bir dağ yamacında bir gürgen ağacının üstüne konmuş. Şöyle bir soluklanayım derken ağacın altında oturan bir adam görmüş. Ağaçtan aşağı inip yine kendi kılığına geçerek adamla konuşmaya başlamış. Gidip o zalim padişahtan babasının altınlarını alacağını söylemiş. Adam ise bu işi gerçekten yapmak istiyorsan şu gürgen dalanı al eline demiş. Bu dal sihirlidir. Sen ne komut verirsen o onu yapar. Ama komutu şöyle vereceksin.

»Vur gürgenim vur« durdurmak istiyorsan »Dur gürgenim dur, dersin. İşte böyle komutlar vereceksin,« deyip adam oradan kaybolmuş.

Bücür-Oğlan eline gürgen dalını alıp yeniden yola koyulmuş. Bücür-Oğlan kuş olunca, elinde ki gürgen dalı da gagasında taşıyabileceği küçücük bir çöp oluyormuş. Bücür-Oğlan, at gibi koşmuş, kuş gibi uçmuş ve döne döne gidip o zalim padişahın sarayının penceresine konmuş.

Pencere kenarında oturan padişahın kızı bu kuşu görünce önce şaşırmış. Sonra da eline alıp sevmek istemiş. Uzanıp kuşu tutmuş. Tuttuğu kuşu sevmeye başlamış. Elinin arasındaki kuş birdenbire konuşmuş. Kız önceleri pek bir şey anlamamış. Sonra dinlemeye başlamış.

Kuş:

»Bırak beni zalimin kızı, bırak beni,« demiş.

Bu sözleri duyan kız çok şaşırmış.

Sonra Kuşa seslenmiş:

»Kuş, kuş, benim babam bu ülkenin padişahıdır. Bundan senin haberin var mı«?

Kuş:

»Var,« demiş.

Kız:

Babam senin bu sözlerini duyarsa seni öldürür biliyor musun?

Kuş:

»Biliyorum. Zaten bir zalimden daha ne beklenir ki.«

Böyle dedikten sonra kızın elinden fırlayıp uçarak sarayın içinde kayıplara karışmış.

Kız, babasının bu kuşu öldürmesinden korktuğu için kimselere bir şeycikler söylememiş. O akşam öylece uyumuş ve bu kuşun nereden ve niye geldiğini düşünüp durmuş.

Aslında kız da babasının bir zalim olduğunu ve bir gün birilerini gelip ondan hesap soracağını biliyormuş. Ama gelen bir kuş olunca, işler karışmış. Kız, küçücük bir kuşun bu hesabı sormasının olanaksız olduğunu düşünmüş durmuş.

Biz haberi nereden verelim sizlere? Kuş olup uçarak saraya giren Bücür-Oğlan dan verelim. Bücür-Oğlan elindeki gürgen dalıyla açılmayan tüm kapıları açmayı başarmış.

»Bu kapıyı aç gürgenim aç« dediği zaman gürgen dalı o kapıyı açıyormuş. »Bu kapıyı kapat gürgenim kapat« dediği zaman gürgen dalı o kapıyı kapatıyormuş.

Derken efendim, Bücür-Oğlan gelip padişahın saraydaki toplantı odasına girmiş. Sarayın ileri gelenleri bu Bücür-Oğlanı karşılarında görünce, şaşkına dönmüşler.

Padişah, askerlere bağırmış:

»Tutun şu kendini bilmezi, atın zindana«.

Bücür-Oğlan hemen gürgen dalına emir vermiş.

»Beni yakalamak isteyen şu askerlere vur gürgenim vur.«

Gürgen dalı orda bulunan tüm askerleri vura vura yere sermiş. Askerler perperişan olmuşlar.

Padişah anlamış ki pabuç pahalı. Çevresine bakınarak seslenmiş.

»Ola Bücür ne istiyorsan iste, al ve git bizi rahat bırak«.

Bücür-Oğlan:

»Ey zalim padişah sen yıllar önce benim babamı döve döve altınlarını almışsın, ben de seni döve döve onları geri alacağım.«

Padişah bakmış ki işin içinde çıkmak zor. Dayak yiyen askerlere seslenmiş.

»Getirin bunun babasından aldığım altınları geri verin«

Askerler gidip altınları getirmişler ve Bücür-Oğlanın önüne koymuşlar.

Bücür-Oğlan:

»Bunlar benim babamın altınları değil. Ben babamın altınlarının tıpkısının aynısını istiyorum«.

Padişah:

»Evet, ama o altınlar hazinenin içinde, tüm hazinenin altınlarının arasında nasıl buluruz, demiş.

Bücür:

»Ben bulurum beni orya götürün,« demiş

Padişah:

»Olmaz« demiş ama aklına da bir hainlik gelmiş. Askerlere, gizlice şöyle emir vermiş.

»Bunu hazineye götürüyorum diye, dipsiz kuyunun yanından götürün ve bir hamle ile onu o dipsiz kuyuya atın da bir daha çıkmasın«.

Askerler yediği dayağın intikamını almak için ve padişahın emrini yerine getirmek için, bu fikri çok uygun bulmuşlar. Bücürü alıp hazineye götürelim diye dipsiz kuyunun içine atmışlar. Dipsiz kuyunun içine düşen Bücür, kuyudaki suyu görünce aklına gürgen dalı gelmiş. Hemen gürgen dalına emir vermiş:

»Bu kuyunun suyunu iç gürgenim iç«

Gürgen dalı kuyunun tonlarca suyunu içmiş. Sonra yeniden gürgen dalına emir vermiş:

»Gürgen dalı beni bu kuyunun dışına çıkar, sonra da saraya götür.«

Gürgen dalı bir yanını kuyunun kenarına vermiş ve kendisine tutunan Bücürü yukarı itmeye başlamış. Gürgen dalı uzadıkça uzamış. Uzadıkça uzamış, nihayeti kuyunun tepesine erişmiş.

Bücür-Oğlan dipsiz kuyuya düşüp de dışarıya sağ salim çıkan tek canlıymış. Gürgen dalını eline alıp kuş olup yeniden uçmaya başlamış. Gidip saraya girmiş ve o zalim padişahın karşısına dikilmiş.

»Olmadı padişah efendi olmadı. Dipsiz kuyu beni içine almadı. Geldim babamın altınlarını almaya.«

Padişahın sevinci kursağında kalmış. Kekelemeye başlamış. Sonra yine askerlere emir vermiş:

»Götürün bunu hazineme, babasının altınlarını bulup alsın da çekip gitsin.«

Ama yine gizliden emirler vermiş:

»Hazineye götürüyorum diye, bin yıldır sönmeyen ateş kuyusuna atın, yanıp kül olsun.«

Askerler Bücür-Oğlanı alıp hazineye götürürken, bir hamlede bin yıldır sönmeyen ateş kuyusunun içine itmişler. Kuyuya düşen Bücür-Oğlan hemen gürgen dalına emir vermiş:

»Bu kuyunun ateşini söndür gürgenim söndür.«

Gürgen dalı başlamış içine çektiği kör kuyunun suyunu ateşin üstüne boşaltmaya. Bir yandan suyu boşaltırken bir yandan da yağmur gibi, kar gibi, dolu gibi afetleri bu ateş kuyusunun üstüne çekiyormuş. Nihayeti ateş kuyusunun bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüş. Bücür-Oğlan olayların karşısında kendisi de şaşkın şaşkın bakıyormuş.

Ateş sönmüş, Bücür-Oğlan da kurtulmuş. Sevinçle ve vakit geçirmeden gürgen dalına seslenmiş yeniden:

»Ey gürgen dalı beni bu ateş kuyusundan dışarı çıkar.«

Gürgen dalı ateş kuyusundan uzanarak Bücür-Oğlanı dışarıya çıkarmış.

Bücür-Oğlan yeniden, kuş olup sarayın bir penceresinden içeri girmiş. Bir hızla padişahın karşısına dikilmiş.

»Geldim ey zalim padişah geldim. Benden kurtuluşun yok. Bugüne kadar yaptığın tüm kötülüklerin cezasını çekeceksin«.

Bunu söyledikten sonra hiç vakit geçirmeden... Gürgen dalına emir vermiş.

»Şu zalim padişaha vur gürgenim vur.«

Gürgen dalı padişaha vurmaya başlamış. Padişahı kurtarmaya çalışan vezir-i azam ve orada başka kim varsa hepsini bir güzel sıra dayağından geçirmiş.

Bücür-Oğlan bu arada eliyle koluyla gürgen dalına emirler yağdırıyormuş.

»Vur gürgenim vur, vur gürgenim vur.«

Padişah yediği dayaktan iflahı kesilip baygın düşmüş. Askerler, korkudan ne yapacaklarını bilemiyorlarmış. Hep birlikte, bir gürgen dalına, bir bayılan padişaha, bir de Bücür-Oğlana bakıyormuşlar.

Bücür-Oğlan dönüp askerlere emir vermiş:

»Gürgen dalı sizi de döve döve bayıltmadan bu padişahı götürüp dipsiz kuyuya atın.«

Askerler padişahı alıp acele dipsiz kuyuya atmışlar. Sonra da yine aynı hızla Bücür-Oğlanın yanına gelmişler.

Bücür-Oğlan:

Şu gördüğünüz vezirleri de götürün ateş kuyusuna atın,« demiş.

Askerler o sarayda emir veren, kötülük etmiş olan kim varsa hepsini toplayıp bazılarını dipsiz kuyuya, bazılarını da ateş kuyusuna atmışlar.

Bücür-Oğlan askerlere seslenmiş:

»Hazinenin kapısını açın bana, sonra gidin tüm ahaliyi toplayın bana.«

Askerlerin bir kısmı hazinenin kapısını açarken, bir kısmı da koşup ülkeye haber etmişler. Tüm ahali gelip sarayın kapısına tek tek dizilmiş.

Bücür-Oğlan:

»Ey gürgen dalı hakkı hak edelim, dal Sal, pençe sal her kimin altını buradaysa sahibine geri verelim,« demiş.

Gürgen dalı, dal salmış, pençe salmış ve kimin altını neredeyse aramış bulmuş. Bulduklarını getirip sahibine teslim etmiş. En son hazinenin köşesinde 20 tane altın kalmış.

Bücür-Oğlan seslenmiş:

»Ey gürgen dalı uzan babamın 20 altınını da getir,« demiş.

Gürgen dalı uzanıp Bücür-Oğlanın babasına ait olan 20 altını da getirmiş. Bücür-Oğlan da altınları babasına vermiş.

Sarayın kapısına birikmiş onca kalabalığın içine bakarak gürgen dalına seslenmiş:

»Bu ülkeye, bu ahaliye padişah olacak en iyi yürekli insanı seçip getir,« demiş.

Gürgen dalı tüm ahalinin üstünden dolaşmış ve içlerinden birini seçip getirmiş. Meğer, Bücür-Oğlanın babası değil miymiş getirdiği bu adam?

Getirmiş mi getirmiş. O günden sonra o ülkenin padişahı Bücür-Oğlan'ın babası olmuş. O andan sonra da gürgen dalı birdenbire uçup kayıplara karışmış.

Bücür-Oğlan’a ne oldu dersiniz?

Bücür-Oğlan evlenmiş. O ülkenin bücür sultanı olmuş. E kiminle evlenmiş derseniz. Eskiden o ülkenin padişahı olan ve dipsiz kuyuya atılan o zalim padişahın kızıyla.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.


Orhan Bahçıvan, »Halis Kızılateş«

29 Kasım 2019 Cuma

Ahıskalı Hasta Hasan.


Ahıskalı Hasta Hasan.


Gel biçara Hasta Hasan konuşma namerdinen
Çalış ki, dost olasan bir Eli cömerdinen
Çok aşıklar geldi keşdi, illah Kerem derdinen
Bele ataş, bele sövda, bizden sonra kimde var


1760-1828. Doğduğu yere ilişkin somut bir veri bulunmamaktadır. Bazı cönklerde Ahılkelek’ın (Ahıska) Dırgına, bazılarında Havet köyünün adı geçmektedir. Doğum ve ölüm tarihlerine ilişkin bilgiler kesin olmamakla birlikte en olası tarihler Haydar Çetinkaya’nın yaptığı araştırmalar itibariyle burada aktarılanlardır.

Aşıklık geleneğine ve şiire küçük yaşlarda ilgi duymaya başladığı ve kısa sürede yörede adını duyurduğu bilinmektedir. Hem bağlama çalmada hem de aşıklık geleneğini bilmesindeki ustalığı kendisinden sonraki birçok bilinen aşığı etkiledi. Özellikle Çıldırlı Şenlik’in (1850-1913) ustası Aşık Nuri, yetiştirdiği en önemli aşıklardandır.

Az sayıda türküsü bugüne kalmış olmasına karşın geleneklere bağlı olarak yetişen birçok aşık, Hasta Hasan’ın türkülerini öğrendi ve söyledi.

Hasta Hasan’ın Posoflu Fakiri (1770-1850), Ardahanlı Karani gibi dönemindeki birçok önemli aşıkla karşılaştığı yolunda veriler bulunmaktadır.

Şiirleri değişik gazete, dergi ve araştırmalarda yayınlanan Hasta Hasan’ın nerede öldüğü ve nerede toprağa verildiği konusunda herhangi bir bilgi bugüne ulaşmadı.

Hasta Hasan’ın ozanlık sanatı ve koşmaları hakkında birçok çalışma yayınlanmıştır. Bunlardan da söz etmeliyim. Yukarıda söylediğim gibi Doğulu Halk Şairleri çalışmasında, sonra Ardahan Türküleri adlı çalışmada, Arpaçay yöresi derlemeleri adlı çalışmada oynamasın adıyla eserin verilişidir.

Prof. Dr. Valeh Hacılar, Hasta Hasan adıyla bir kitap yayınlamıştır. Azerbaycan Milli İlimler Akademiyesi Folklor enstitüsü Ahıskalı Hasta Hasan adıyla bir kitap bulunuyor. Ayrıca Ali Hüseynoğlu Şamil (Şamilov). Ahıskalı Hasta Hasan (şiirleri ve şiirlerinin yaranması hakkında söhbetler), Bakı, Elm ve tehsil, 2012, -248 seh.

Benim bildiğim çalışmalar bunlardır ancak Hasta Hasan hakkında eminim daha çok çalışmalar vardır. Çünkü yöremizin çok ünlü yerli aşıklarından birisidir. Kültür olarak yerli olması nedeniyle yöremizde çok iyi bilinen bir ozandır.


Bir Su Ver (Divani)


Hasta Hasan Divanisi

Sallanıban bağdan gelen sevda perim bir su ver
Malım-mülküm sana kurban külli varım bir su ver
Canıma bir ateş düştü tütünüm arşa çıkar
Kurudu dilim damağım dil-ezberim bir su ver

Aşıkların ezberinde güzeldir hikayeti
Güzellerin gerdanında buhahtır zekaatı
Ab-u kevserde görmedim ben bu tadı lezzeti
Ağzı şeker dili kaymak lebi balım bir su ver

Güzellerin hatrı aziz birbirinden seçemem
Verseler dünya malını sevdiğimden geçemem
Yad elinden ab-u hayat sunsalar da içemem
Özün doldur öz elinle ey maralım bir su ver

Hasta Hasan geldi diye işitseler adımı
Yanar yanar kömür ollam dadımı feryadımı
Kahpe felek aman vermez alayım muradımı
Bu hastaya verme cefa ince bellim bir su ver

Ab-ı Çeşmin

Ab-ı çeşmin göllerden suna da bir kaz da bir
Süsen sümbül mor menevşe bülbül öter yazda bir
Vagıf dertten haberdardır Gevherin kıymeti yok
Kul Karani Kara Zülal Aşık Ömer sözde bir

Kurbani hak aşığıdır daima hamdan söker
Destine alıf kalemi hattına bir hat çeker
Çöllü İsmail baş tacı candan kasavet döker
Kerem ki yandı ateşe od da birdir köz de bir

Molla Halis delaletten içti aşk badesini
Güftadiye vermiştiler ondan ziyadesini
Urfani hak aşığıdır geçilmez nidasını
Aşık Seyfi Usta Polat Deli Temo sazda bir

İçmedim aşk badesini hem okuyam hem yazam
Böyle gitmez bu ülüzgar elbet gelir bir ayyam
Yılı bin üç yüz on sekiz hesabı yok ki sayam
Çok aşıklar geldi geçti Hasta Hasan yüzde bir

Baş Endirir

Şol atamız Ademe bak Havva’ya baş endirir
Hazreti Yusuf’a bak Zelha’ya baş endirir
Zaloğlu Rüstem’in cengi Ali’nin Zülfükar’ı
Böyle adıl pehlivanlar Hamza’ya baş indirir

Fitne feldan haris olmuş devlerin perileri
Bari Tala akıl vermiş söylemez arıları
Asumanın melekleri cenetin hurüleri
Cennet bağın gülleri Tuba’ya baş indirir

Hasta Hasan kefinini hem biçenler dar bilir
Afatı fani dünyayı öz başına dar bilir
Yetmiş iki buçuk millet Tanrısını bir bilir
Ehl-i sünni vel cemmat kıbleye baş indirir

Kimde Var

Mereke Divanisi

Ey felek, senin elinden bu Sitare kimde var
Benim kimi sine dağlı, bekti kara, kimde var
İki cihan serveri ol Muhammed aşkına
Durum dolanım başına, derde çare kimde var

Herkesin bir derdi vardır benimki tümden beter
Bir yaram sinemde sızlar birisi yanar tüter
Bu dert beni kül eyledi ahı Kerem’den beter
Tabip gelip merhem çalmaz bele yara kimde var

Gel biçare Hasta Hasan konuşma namert ile
Sen çalış ki, dost olasan bir Eli cömert ile
Çok aşıklar geldi geçti, illah Kerem dert ile
Bele ataş, bele sevda, bizden sonra kimde var

Güzeller

Güzellerin dergahına uğradım
Birer birer varın beri güzeller
Beriye varanda can tazelenir
Hak yetirip bu güzarı güzeller

Kiminiz kınalar ezmişsiz yüze
Kiminiz şekerler katmışsız söze
Yüz tutup nazarlar çevirin bize
Sevindirin dostu yari güzeller

Hasta Hasan der ki dürdü sözümüz
Güzellerde kaldı iki gözümüz
Baka baka bir aşığa yüzümüz
Yitirmeyin zehr-i marı güzeller

Yalvara Yalvara

Ey ağalar yar yanından
Geldim yalvara yalvara
Ta bir gece sabaha dek
Öldüm yalvara yalvara

Kime gidem iltimasa
Uyanmışım şirin sese
Her yanaktan bir çift buse
Aldım yalvara yalvara

Hasta Hasan bu çağında
Sinesi düğün dağında
Bir gece yar konağında
Kaldım yalvara yalvara

Oynasın

Ey melek paltarı geyen yengeler
Getirin daldadan bakan oynasın
Yanağı gülüstan özü beyistan
Koynu misk-i amber kokan oynasın

Peri tek geyinib huri tek gezer
Aşnasın görende gözlerin süzer
Terlan tek ötüşer sona tek yüzer
Ağ ellere kına yakan oynasın

Öldürün Hasta'yi verin yarını
Almayın ahını intizarını
Alın elinden de küllü varını
Bağrımın başını yıkan oynasın

Güzeller Bezenmiş!

Hasta Hasan Güzellemesi

Güzeller bezenmiş toya giderler,
Sizlere emanet Naz oynamasın;
Yığılırlar rica minnet ederler,
Yüngüllük eyleyip tez oynamasın.

El alem yığılıp ona bakarlar,
Yahşı adan yaman adlar takarlar,
Oynadırlar sonra başa kakarlar,
Al vala altında göz oynamasın.

Hasta Hasan der ki ala göz yarım,
Kurban olsun sana dövletim varım,
Demem oynamasın, oynasın hanım,
Kemerden aşağı diz oynamasın

Bir Bir Çek (Cıgalı Tecnis)

Bugün bir nazanın davet eyledi
Dedi oğlan al badeyi bir bir çek
Men ezizim bir bir çek
Bir bir doldur bir bir çek
Tak zülfün kemendini
At boynuma bir bir çek
Dedi dişleyipsen yüzüm acıyıp
Dedim acıyıpsa getir bir bürçek

Bir seherde okum attım bir yere
Kalktı göğe geldi indi biryere
Men ezizim bir yere
Tara zülfün bir yere
Soyunak soğan kimi
İkimizde bir yere
İkimizde derdi koyak bir yere
İnanmazsan sinci getir bir bir çek

Gözel seni görmeyeli yay indi
Ya bu gündü ya sabahtı ya indi
Men ezzinem yay indi
Ya birazdan ya indi
Hilal kaşın kahrından
Guruluptur yay indi
Bi çare Hasta'nın öz sinesinnen
Al yanahtı gül buhahtı bir bir çek

Elif Ba İçinde (Cıgalı Tecnis)


Elif ba içinde harf arasında
Nesne gördüm çekilip ti kara hey
Ben azizim arasında
Mim elif arasında
Dedim ay gız men ölende
Kaz kabrim memen arasında
Seryakubu gördüm dost arasında
Sıfatından kametinden kara hey

Dediler ki bu dünyayı beş gündür
Ben bilirim beş günümde kara hey
Ben azizim kara hey
Oku dersin kara hey
Ezel kim kalem çaldı
Ağ üstüne kara hey
Sağlık haberimi verseler yare
Dost sevinir düşman giyer kara hey

Hasta düştüm döşek üste ter saldım
Cefa çektim dünya için ders aldım
Ben azizim ders aldım
Eşiğine ders aldım
Dediler seryakup gelir
O sebepten ders aldım
Ehli kamil bir ustandan ders aldım
Okumuşam elif ebcet kara hey

Hasta’nın sözünü yara demezler
Dökse kan hicranı yara demezler
Aziz yare demezler
Baygu yare demezler
Sizlerde ne adettir
Diri yare demezler
Ahır hasret öllüm yare demezler
Yar görür mezarım giyer kara hey

Halis Kızılateş »Orhan Bahçıvan«
Not:
Kaynak: Bekir Karadeniz & Orhan Bahçıvan-Doğulu Halk Şairleri...
*********

25 Kasım 2019 Pazartesi

Aşık Esat Sedayi Baba.


Aşık Esat Sedayi Baba

Bu Ses Yerli Sesidir.

1850 li yıllarda Çıldır ilçe merkezine bağlı Sabadur (Sabadır / Süpadur) köyünde dünyaya gelmiştir. Aşık Sedayi hakkında elde bulunan önemli bir kaynak Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Çıldır Köyleri Seyahat Notları-I arasında geçiyor. Ben bu bilgileri bu kaynaktan aldım.

Bu kaynak şöyle aktarıyor Aşık Sedayi diye bilinen o ünlü ozanı.

»Sedayı'yi Rabat köyünden gören yok. Rabat’ta Değirmenci Âşık Ali Usta, Sedayî’nin şiirlerini bilir.

Aşık Şenlik'ten yaşlıydı. Sabadur'da sözlerini bilen yoktur.

Sedayi'nin sözlerinden:

Aşık Şenlik'in:

»Merhaba Usta Sedayî, aşk-ı irfan merhaba«

diye başlayan deyişi var.

Oğuzlu'da Kıraçlı Murad, Sedayi'nin sözlerini bilir. Gügübeliler de bilir.

Sedayî Yerliydi. Gözleri evvelce sağmış, sonradan kör olmuş.

Sabadur'da Alioğullarından Ahmet oğlu İskender ağadan..

»Yetmiş yaşlarında olur«

»Aşık Sedayî'nin, ismi Es’ad’dır. Bu köyün ahalisi Yerli Çayis’ten gelmiştir. Alioğullarından Hurşit oğlu Gülsüm’den doğmadır. Başkaca bu köyden aşık çıktığını bilen yok. Anası Gügübeli Cuvantellilerden Ahmed’in kızıdır. 65 yaşlarında iken bundan 60 sene evvel Kurtkale’de halasıgilde misafir iken vefat etmiş (1823–1888). (1948–60=1888; 1888- 65=1823).

Babasının ilk çocuğu Es’ad (Sedayî), sonra Reşid, Arık (asker), bacısı Sona burada öldü. Kardeşleri de Sabadur’da yerleşmişti; vefat etmişlerdir. Şimdi ailesine Balkaya diyorlar. Bacısı Xırtız, Meşe-Xevat köyüne köçmüştür.

Sedayî, aşıklık ve çiftçilikle uğraşırdı. Yirmi yaşlarında iken hak verilende bir gözü kör oldu. Daha önce anası çıra yararken sıçrayan parçayla gözü kör oluyor. Yirmi yaşlarında iken koyun güderken Şeytankale’nin günbatan tarafındaki sırtta yatarken gece rüya görmüş, vergi verilmiş derler.[i] O geceden sonra birkaç gün hasta yatıyor; sonra gözü kapanıyor. Elinde değnekle gece komşulara gider, kör olduğu halde evleri dolaşırdı. Saz alır, güzden bahara kadar Posxov, Şavşet,  Koblıyan ve Acara taraflarında gezerdi. Yazın gelirdi.

25 yaşlarında Meşe-Xevat’ta mollanın kızı Cevahir’le evleniyor. Kayınbiraderleri Salah ve Aziz idi. Çocuğu oldu, öldü. Hiçbiri yaşamadı. Hiç nesli kalmamıştır. Hanımı da sonradan Kenarbel’e kocaya gidip orada öldü.

Sedayî, ümmîydi, okumamıştı. Aşık Şenlik ile deyişmiş, o da sen benim ustamsın demiştir…

Sabadur, on bir hanedir. Hepsi Yerlidir. Yaylaları ve içme suları yoktur. Şehrin şimal tarafından Kür (Ardahan Çayı) geçer. Keskin bir dereden geçer. Çayis’in altında Sukarışan’da Çıldır’ın Karasuyu’na karışır. Derede pınarlar vardır.

Taşıması güçtür. Köylüler, yaylasızlık ve susuzluktan hicrete razıdırlar.

Sedayî mahlasıdır. Sözlerini buralarda bilen yoktur. Sesi son derece güzeldi. Belki de Sedayî, adını bundan almıştır. Sesi çok Davudî idi. Köyün sulu çayırı ve otlağı yoktur. Evvelce Lefter dağı bu köyün yaylasıydı. Çayırlar da Lefter’dedir.

Bunları yazdıran İskender Balkaya, Sedayî’nin amucasının oğlu oluyor. Sözlerini hep günbatan tarafında bilirler. Terekeme tarafı bilmez. Kurtkale’de Cuvantellilerin eniştesi Ali, bunun halasının eridir. Belki sözlerini o bilir«.[ii]

Elimizde var olan bilgiler bunlar. Bunlara bağlı olarak elimizde yine Sedayi'ye ait olduğunu bildiğimiz şiirleri ekte sunuyorum. Bu şiirler Tarihten Günümüze Çıldırlı Halk Şairleri »Aşıklar« Antolojisi Haydar Çetinkaya'nın ve M. Adil Özer’in ve Sayın Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Çıldır Köyleri Seyahat Notları-I, Hazırlayan Yunus Zeyrek’in çalışma notlarından alınmıştır.

»Geçim sıkıntısı içinde hayatını sürdürmüştür. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra hududun Osmanlı tarafına geçerek Erzurum ili Narman ilçesinin köylerinden birine yerleşmiştir«[iii]

Aşık Esat Sedayi Baba’nın Derlenmiş Eserleri

Merhaba Sen Sefa Geldin

Merhaba sen sefâ geldin serim üste Şenliğ’im
Meylimin fikir deryâsı sinem üste Şenliğ’im
Arş u kürsü seyredipsen rüyamda gördüm seni
Her ilme griftâr oldun yek nefeste Şenliğ’im

Ol hüdaya cânım kurban şükrüne kıldım edâ
Vefasız fâni dünyânın kahrına oldum fedâ
Diyebilmem müşriklere tersine gelir sedâ
Âşikârım zâhir oldu sır kafeste Şenliğ’im

Pir Sedayî ehl-i dildi niyâz-i mağfirete
Mü’min kullar sâdık olsa erişir hidâyete
Mukarribler şâhid olsun kardeşiz kıyâmete
İn zemine çıh semaya dilde beste Şenliğ’im

Dağılıp Fikri Hayalım

Dağılıp fikri hayalım uğraşır nereyinen
Tabibsiz dert çekerem velhemsiz yarayınan
Arzulayıp pirim diye gitsem öz mekanıma
Menzilim bin yıllık yoldur tükenmez bir ayınan

Deli gönül abdal olmuş dünyayı bir bağ bilir
Hesap etsen secerini bu tahbe butah bilir
Kef ile nurnan yarattı Arş-ı azim bilir
Yeddi iklim çar köşeyi dolandım sır ayınan

Pir Sedayi kudretten Hak badesin içsem de
Destur alıp nece nece deryaları geçsem de
Vatan diye bu diyarda Sabadur’u seçsem de
Hak böyle yazmış yazıyı ak değil karayinan

Dileği Kadeh Duası[iv]

Dileği kadeh duası dille arşı zikredek
Âşık olan didarından akan yaşı zikredek
Eşyadan ezel Allah nurdan suyu yarattı
Yeddi kat yerden ileri esen kışı zikredek

Ezeli Fatiha’dır ahır-i ehesseridi
Ölünce rızkına gider zari şiddet narıdı
İki cansızın aslı sudur ol Hüda’nın sırrıdı
Ya ki vuruf dal hecesi nun’dan önce zikredek

Sedayî der ezel Allah’a yer kıldı şikâyeti
Yedi katra renk alındı çöl kıldı nihayeti
Canı cananda sayarsan seksen üçtü ayeti
Yazısı çarda görünür seddi nakşı zikredek

Merhaba Aşıklar[v]

Merhaba aşıklar şahı can kardaşım merhaba
Gönlümü şad-u man ettin sen kardaşım merhaba
Otuz iki senedir ki gözümde yoktur ışık
Kür talahın kurbaniyim ben kardaşım merhaba

Her yiğidin karı değil bu dertlere dayansın
Ne lazımdır aşık Kerem sevda narına yansın
Mecnun’u çöllerde gördüm el vurmadım uyansın
Ben onlardan beter oldum kan kardaşım merhaba

Biçare Sefil Sedayi geçen gün alan oldu
Yıkıldı gönül sarayı bozulup talan oldu
Eski aşıklar kalmadı yurtları viran oldu
Dert bağında bizler kaldık han kardaşım merhaba

Kırmızı (Güzelleme)

Bir güzel ki çıksa gülşen seyrine
Ya yeşil giyinir ya da kırmızı
Yeşil giyse benzetirim sonama
Güzel odur giye sade kırmızı

Oğru olan gitmez yolu düzbedüz
Namert olan sözü yemez yüzbeyüz
Sevdiğimden dura idim dizbediz
Doldursun badeyi sade kırmızı

Sefil Sedayi der yoktur temeli
Tam değil başında aklı kemali
Öyle bir yar sevki esmer simali
Ne sarı ne beyaz sade kırmızı

Benden Selam Olsun

Benden selam olsun ceylan hanıma
Bir od saldı cesedime canıma
Bu hasta vaktimde gelse yanıma
Felek uzak saldı ya ben neyleyim

Bir yar sevdim on üç on dört yaşında
Kalem oynar kirpiğinde kaşında
Fincan memeleri beyaz döşünde
Aklım baştan aldı ya ben neyleyim

Seyredin Sedayi’n kür talahına
Sanmayın düşüptür pul tamahına
Şikayetim vardır şahlar şahına
Sevdiğim uzakta ya ben neyleyim

Eşyayı Alemde[vi]

Eşyayı alemde halkı mevcudat
Cihanın temeli neyin üstüne
Ezeli imanı kim kabul etti
Hudanın cemalı neyin üstüne

Hangi derya üste reyhan ekilir
Hangi cansız gözdür yaşı dökülür
Yeddi kat göklerin bendi sökülür
Ay günün temeli neyin üstüne

Sedayi ser meste ser neden oldu
Tamu ki halk oldu nar neden oldu
Cennet nurdan oldu nur neden oldu
Tuba’nın dalları neyin üstüne

Kocaldım Görmedim[vii]

Kocaldım görmedim böyle bir canlı
Maşallah gözleri humara benzer
Kulakların her birisi bir arşın
Kendisi küçüktür himara benzer

Ok vurdun sineme elinde satır
Vallahi başıma eylemem hatır
Resmi taşıyandır kendisi katır
Arkası yıldızlı tımara benzer

Sedayi söylüyor bu sözü naçar
Yükünü vurmada çamurdan kaçar
Köprü gelir ise ferahça geçer
Öyle bir inatlı hımara benzer

Hazırlayan: Halis Kızılateş »Orhan Bahçıvan«



[i] Hak verilmesi, vergi verilmesi: Halk şairlerinin bir rüya âleminde kendilerine âşıklık kabiliyetinin verilmesine dair inanç geleneği ile ilgili sözlerdir.
[ii] Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Çıldır Köyleri Seyahat Notları-I Hazırlayan Yunus Zeyrek.
[iii] Tarihten Günümüze Çıldırlı Halk Şairleri »Aşıklar« Antolojisi Haydar Çetinkaya.
[iv] Âşık Yavuz Timur tarafından Binali Şenlik'ten derlenmiştir.
[v] Korkmaz, Ramazan (1985). Çıldır Folklor ve Etnografyası. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayımlanmamış Lisans Tezi, 124-125.
[vi] Korkmaz, Ramazan (1985). Çıldır Folklor ve Etnografyası. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayımlanmamış Lisans Tezi, 125.
[vii] Aşık Sedayi ile Artvinli Fervani arasında yapılan “İlişme” tekellüm.

Ezgilerimizde Karacaoğlan Geleneği Üstünden Yerli Havalar.

Ezgilerimizde Karacaoğlan Geleneği Üstünden Yerli Havalar.. Karaca-Oğlan Geleneği üstünden Yerli Havalar. Türk Halk yazını içinde var o...