22 Eylül 2026 Salı

Kızıl Börklü Oğuzlar Yani Kızılbaşlar!...

Kızıl Börklü Oğuzlar Yani Kızılbaşlar!...

Tarikat Girdabından Önceki,

Kadim Boy Nizamı ve Öz Türk Kültürü!

İslam tarih yazıcılığı ve resmi anlatılar, yüzyıllardır "Kızılbaş" kavramını 15. ve 16. yüzyıl Ortadoğu’sunun siyasi, askeri ve mezhepsel çatışmalarına hapsederek açıklamaya çalışmıştır. Şah İsmail veya Şeyh Haydar döneminde müritlerin başına geçirilen 12 dilimli kırmızı başlıklar, bu kadim kavramın asıl özü değil, tarih sahnesindeki son ambalajıdır. Devasa bir Türkmen konfederasyonunun ve sarsılmaz bir askeri gücün sadece bir tarikatın uydurduğu bir giysi biçimiyle var olduğunu iddia etmek sosyolojik olarak imkansızdır. Gerçek çok daha derinde, Türklerin proto-tarihinde ve Ötüken’den süzülüp gelen Oğuz boy nizamında saklıdır: Oğuzlar Zaten Kızılbaştılar.i

Eski Türk kozmolojisinde madenler, yönler ve renkler birbirleriyle kopmaz bağlarla kodlanmıştır. Bu kadim şifrelemede "Ak" gümüşü ve batıyı, "Gök" demiri ve doğuyu, "Kızıl (Al)" ise yüksek ısıda işlenip parlayan bakırı ve eritilmiş altını (kızıl altunu) simgelerdi. İstanbul Türkçesinde "Altın" olarak söylenen, Anadolu’da kız çocuklarına "Altun" isim olarak verilen bu kelime ile "Kızıl" sözcüğü eski Türkçede semantik bir ortaklığa sahipti.

Başlarına yüksek ihtişamlı parlak, altın ve kızıl işlemeli miğferler takan, kızıl elbiseler giyen o seçkin Oğuz Kağan’ın askeri boyuna ve Oğuz Kağan’ın muhafız ordusuna "Altunbaş" yani "Kızılbaş" deniliyordu. Tıpkı başlarına kara şapka takan boya "Karakalpaklar" ya da beyaz başlık giyenlere "Akbaşlar" denilmesi gibi, Kızılbaşlık da inançların değil, doğrudan boyların ve askeri donanımların adıydı. Bu durumun tarikatlarla hiçbir bağlantısı yoktur ve tarihi hiçbir dönemde dini bir oluşum olarak doğmamıştır.

Oğuzların günlük yaşamı ve askeri kültürü incelendiğinde bu rengin ulusal bir kimlik olduğu apaçık görülür. Oğuzlar genel olarak beyaz renkte keçe elbiseler giyer, kara giysiyi asla tercih etmez, siyahı sadece matemde kullanırlardı. Ancak evlenecek olanlar kızıl renkli kaftan giyer ve en önemlisi başlarına kızıl renkte börk takarlardı. Kızılbaş adı, bu ulusal ve askeri başlıktan (börkten) yani “Kızıl-börktenii doğmuştur. Öyle ki, ilk Osmanlı beyleri de bu kadim geleneğe uyarak kızıl börk giymişlerdir. Orhan Bey, devletleşme ve kurumsallaşma sürecinde diğer Türkmen boylarından farklılaşmak istediği için ak börke (beyaz başlığa) geçmek adına Amasya’da Hacı Bektaş-ı Horasani’den icazet almak zorunda kalmıştır. Bu tarihsel veri, kızıl başlık giymenin Safevi etkisinden çok önce tüm Oğuz boylarının ortak egemenlik ve kimlik alameti olduğunu kesin olarak kanıtlar.

Bu öz kimlik, Arap-Fars dünyasının kadını eve kapatan fıkıh anlayışından ve Ortadoğu’nun şeriatçı/fıkıhçı taht kavgalarından çok uzak, yüksek bir medeniyet seviyesini temsil ediyordu. Oğuzlarda kadının mutlak özgürlüğü esastı ve anaerkil dönemin kodları toplumda aynen işliyordu. Kadınlar iyi ata biner, kılıç kuşanır, erkeklerle güreşir ve hiç yadırganmadan en üst yönetim kademelerinde "Beylik" yaparlardı. İnanç sisteminde de kadının yeri en üstteydi; Şaman/Kam geleneğinde ilk ve en güçlü kamlar kadındı. Doğurganlık vasfıyla evrenin sırrına sahip olan kadının bu ruhani gücü o kadar baskındı ki, erkek şamanlar bile ayinlerinde sembolik olarak kadına benzemeye çalışırlardı. Oğuzlarda anne hakkı, tanrısal ve kutsal bir haktı.

Aynı unutturma ve tekilleştirme politikası Türkün ortak sesi olan saz, kopuz ve bağlama üzerinde de uygulanmıştır. Son yıllarda icat edilen "saz sadece Alevi çalgısıdır" söylemi tamamen yanlıştır. Saz ve kopuz, İslamiyet'ten binlerce yıl önce Ötüken'de Kamların ayin aracı, Dede Korkut’un mukaddes emanetiydi. Kazak, Kırgız, Uygur ve Yakut Türkleri bugün Müslüman ya da Alevi olmadıkları halde binlerce yıldır ellerinde bu sazla tarihlerini yaşatırlar. Osmanlı medresesi şehirleşip Arap-Fars kültürünün etkisiyle sazı "taşralı/kaba Türkmen çalgısı" ilan edip dışlarken; kırsalda, dağlarda göçebe yaşayan Türkmen obaları bu öz çalgıyı canları pahasına korumuşlardır. Saz bir inancın değil, bütün Türk milletinin ses bayrağıdır.

Zaman içerisinde, Arap coğrafyasındaki soy ve taht kavgalarının (Kureyş içindeki Haşimoğulları ile Emevi çatışmasının) tarafları olan Şii-Sünni kutuplaşması fıkıh duvarlarıyla katılaştı. 15. yüzyıldan itibaren Safevi devlet aklı ve Osmanlı saray tarihçiliği, siyasi çıkarları uğruna bu kadim Türk askeri kimliğini alıp mezhepsel bir kavganın içine ittiler. "Alevi olunmaz, Alevi doğulur" ilkesi gereği soy esasına dayanan bir yapının, sonradan uydurulan bir tarikat şapkasıyla bir anda var olması zaten sosyolojik olarak mümkün değildir. Bugün bazı Batıni yapıların cemlerinde kadın-erkek bir arada ibadet etmesi veya saz çalması, Ortadoğu dinlerinin fıkhından değil, doğrudan bu kadim Oğuz-Şaman geleneğinin ve anaerkil Kam kültürünün birer yansımasıdır.

Sonuç olarak; Kızılbaşlık teriminin Anadolu Aleviliğiyle veya Bektaşi devşirmeliğiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu kavram, Batıni gelenek üstünde varlığını tanımlamak için kendilerini bu isimle gösterenlerin yarattığı tarikatlar girdabında eritilmiştir. Kızıllar, Oğuzların bir kolu olarak var olan öz bir boydur; bu boy içindeki bazı ailelerin zamanla Şii mezhebini seçmiş olması onları Alevi yapmaz.

Gerçek tarih, Qızıliii Orun’univ Oğuz Kağan’dan bu yana sarsılmaz bir devlet ve taht nizamı, »Qızılbaş (Altunbaş)« unvanının ise o devletin kızıl börklü, altın küpeli, kadınını baş tacı eden ve elinde sazıyla töresini koruyan şerefli öz askeri boyu olduğunu söyler. Oğuzlar, tarikatlar ve mezhepler henüz ortada yokken, kendi töreleri ve boy kimlikleriyle zaten Kızılbaştılar.


Orhan Bahçıvan. Halis Kızılateş.



*********
iQızılbaş, Kızılbaş: Altunbaş, Altınbaş anlamındadır. Bu tanımlama “Bizimkiler” adlı kitaptan alıntıdır.
iiKızıl börk: Qızıl, Kızıl başlık anlamında yani Kızılbaş. Oğuz Kağan’dan bu yana böyle bilinir.
ii Qızıl: Altun: Altın.
ivOrun: Makam, mevki, taht veya özel yer, yurt...

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Kızılgedik Dağları! »Şiir«

Kızılgedik Dağları!

Dizelerin Üşüdüğü Topraklar

Kızılgedik Dağları!

Bir masalın ilk hecesi
Bir ezginin son tınısı
İlkten sona
Sondan ilke doğru bir geçiş
Renk cümbüşü

Beri gel dağ ceylanı
Bu yerler seni bilir sesini tanır
Meleme ceylan meleme
Avcılar çoktan gitti
İnsan avına

Ötelerde öykünüyor gözlerin
Eskilerden yenileri seçip duruyor

Ben gurbetin kucağına düşeli
Yarım asır gelip geçmiş
Sen hala aynı yerde
Aynı ezgiyi söylüyorsun kavlince

Ben gideli bu ellerden
Kimleri koynunda sakladın
De göreyim
Kimlerle nasıl evrilmişsin

Bu dağlarda çocukluğum yeşerdi
Kınalı ineğin sütüyle

Yol candır
Yolcu ise insandır
Halim hal bilinsin esintilerde
Yıldızlar gece vakti üstümüze yağarken

Nahır gelir boz tepeyi yol eder
Kervan geçer bu yollarda sessizce
Duymaz Köroğlu!

Bu dağlar Kafkas dağları
Yel vurur kara toprak yeşerir
Sarıçiçek mor menekşe bal tutuyor
İnsana sunmak adına
Kovanca.

Ala gözlüm bu dağları bilirsin
Öncesi Kızılgedik Dağları
Sonrası Allahuekber
Sevgi çeşmesinin çağladığı bir anda
Şehitler meskeni şeyh-i Senan sedasıdır
Doldurur bu evreni
Sarı Gelin ezgisiyle sancılı

Sıcak su
Kara toprak
Çözülür aşk büyüsü
İki yürek arasında özgürce
Yayılır ovaya ezgilerimiz usulca

Hey gidi Şeyh-i Sinan
İlk sesinle bu dağlarda var oldun

Kulağımda çınlıyor
Aşkın ayak sesleri
Ölümsüz

Hadi durma
Sesime ses ver ki değişsin
Bu sıra dağların adı
Değişsin adıyla Kızılgedik Dağları

Düzen kendi seyrinde savruluyor
Kınayan yok bilirim
Özenen çok

Düşünce kendi evreninde
Savruluyor yüz yıllardır
Seninle...

Köleliğin bir adı var
Özgürlüğün bin adı.

Yürek özgürlük uğruna savaştı
Aşk adına köleleşti

Şimdi beynimde dorukların basamağı
Simgeden yontulu çiçek
Yavru ceylan
Ağlıyor.

Sezgiden çözümleme zorluyor canı
Yürüsün dağlara ömrümün varı
Yürüsün hele

Şaman seslenişi tapınak önü
Barı sesiyle uyusuni
Uyusun da ninnilerle büyüsün

Beni düşler öbeğine terk eden
Gurbet sesi yüreğimde ürgülenir
Yoğrulur

Sıcak arpa ekmeği
Soframızda buhar buhar
Ata emeği

Emek kutsaldır bilirim
Hele de ata emeği
Bilinen en kutsal sözcüklerin
En kutsaldır.

Düşler dünyasında can tılsımı
Evrimsel direnişi algılar
Sonra yoğrulur
Kar misali yuvarlanır
Savrulur karanlığa
Savrulur

Ümit
Yeşil dal üstünde yaprak
Ümit sensin kara toprak

Gordion Düğümü Asya Hakimi
Çözüm Kılıç darbesi
Büyük İskender

Geçiyor mahşerin dört atlısı
Kafkaslardan öteye
Buna tanık Kızılgedik Dağları
Göle ovası
Yani demem o ki Qulha Ülkesi!

Sen ki
Yeşilin güneşi gördüğü yerdesin
Yüreğimin evrimleştiği bağda
Boy verip göverirsin

Koşuk içinde dizeleri
İyi belle
Devrimin ilk hecesidir onlar
İlk üretimi.

Cevher görünümlü kıvrak gülüşlü
Doğaya sevdalı narin
Şaman barı

Gözlerim sensiz
Üzüm üzüm üzülüyor desem
Seni özlediğimi anlatır her damlasında

Ey bu dağların Şaman yüzlü insanları
Beni sesimle utandırmayın
Yürümemle yormayın
Varlığım bu topraklar için cevherdir
Yokluğum karanlık

Ben
Evet, ben emek salan biri olarak
Mavi dağ döşlerine serdim canımı
Yeşerdim geldim bugüne
Gör beni

Susamışım bir su ver
Hey maralım yandı bağrım bir su ver

Dört yanım sinsi duman
Dört yanım salkım saçak çevrili
Yolumun üstünde tarih yatıyor
Yolumun üstünde ümit

Nice mavi yollar geçtim
Turkuaz kokuyordu
Dokunmayın yüreğime dokunmayın ne olur

Nerededir Kızılgedik Dağları
Kaç bölgede adı var
Kaç yörede gölge salar toprağa
Neden bu dağların adı değişti
Söylesin Yetim Sinan
Söylesin
Şeyh-i Senan bizlere

Buyursun hanemize
Kapımız sonuna dek açıktır
Gerçeğin ta kendisiyiz katıksız
Gerçeğin mayasıyız
Ey Sarı Gelin!

Öfkeysem karlı dağlarda
Yolcuysam
Sığınıyorsam öz be öz yüreğime
Gerçeğe teslimiyetimdir.

Gerçek bu dağların dumanıdır
Çırılçıplak yeşil üstü
Süt mavisi

Karınca kararınca derdi babam
Ben kararı siyah anlardım
Beklerdim ki.
Karıncalar kararsın diye

Bu dağlar tarih boyu bizim dağlarımızdır
Bu dağların yarısı toprak ise
Yarısı dedemizin canıdır
Dedemizin kanıdır

Milyon milyon taş toplasam
Trilyon sedalı ışık yayılsa
Boşluğu dolduramaz
Bir şaman davulunun sesi kadar

Ey tarih
Ey sonsuzun günümüze uzanan eli
Ata mirası seni öksüz bıraktık
Seni sahipsiz...

Önce Kızılgedik Dağları
Sonra Allahuekber
Yetim-i Sinan

Aydınlık
Bir sesli meşale bir tutam yıldız
Gözümün ilk ışığı
İlk görüntüsü

Açıldı ebemkuşağı
Açıl gel ömrümün varı, açıl gel şimdi
Yeryüzü aydınlansın

O zamanlar küçücüktüm
Alageyik tekerlemesini ezbere söylerdim
Toplam yüz üç beyit olarak
Halen arşivimde derli toplu duruyor
Dağılıp yitmesin diye
Kaybolup gitmesin diye
Gözüm gibi saklamışım

Belki
Bir gün çocuklar çıkar gelir benim soframa
Onlara sunarım bu güzelliği
Yürek sıcaklığıyla

Yalnız
Sözümün bu noktasında
Gerçekliğin son durağı yüreğim
Yüreğimin son durağı Alageyik sesidir
Meler durur Kızılgedik Dağlarında

Ne gece
Ne de gündüz
Ham düşünce çizgisinde
Yeşeriyor ümit denen o güzel dal

Sen kimin adına
Kiminle dağlara yürüyorsun
De göreyim
De hele...

Aşk uğruna
Esrik bakışlı gözlerin önünde
Yeşil renkle sevgi ezgilerini söylemek
Gönül köşküne yolculuk
Sessiz gidiş
İnce çizgi

Penceremde küçük bir ses
Aşkı toprağa indirdim diyor
Sev desem sevecek
Evrim teorisini

Kendini götüren gezegen
Beni de al dünyana
Hayallerim
Duygularım
Dur durak bilmiyor nedense
Yaşanılan ayrışıklık

Ne anlam taşır sonsuzluk
Su yüzünde yakamoz
Köklerin kökeni
Kızılgedik

Bu dağlar bizim yaylalarımız
Bilmek ya da bilmemek
Ne anlam taşır ki
Allahuekber Kızılgedik Dağları!

Orhan Bahçıvan, Halis Kızılateş.

Kızılgedik Dağları kitabımdan.
*****

i Barı: Şaman, Kam Davulu demektir…

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Can Yoksul Ve Gündönümü!

 

Can Yoksul Ve Gündönümü!




Can Yoksul'un Anısına Saygıla...

Madımaklara
Kızamıklara
Düşen
Günışığı
Senin de hücrene
Düşer mi bilmem

»Devrimci şiir, hayata devrimci bir yorum getiren şiirdir. Bu yorum şairin yaşadığı çağa, kişisel eğilimlerine ve yeteneğine bağlı olarak değişik nitelikler gösterir. Kimi zaman salt bir yadsıma niteliğindedir. Bir tepki, eski değerlere yönelmiş bir saldırı, bir başkaldırı niteliğindedir. Kimi zamansa bu başkaldırının sınırlarını aşarak yeni değerler, yeni tanımlar getirir.«1

Sanırım »Gündönümü« şiirleriyle Can Yoksul bu tanımın içinde yerini almasını başarmış bir ozandır.

»Eski değerlere yönelmiş bir saldırı« derken, halk yazını içinde ilericilikle-gericilik kıl payı deyimiyle birbirinden ayrılır. Can Yoksul »Gündönümü« şiirleriyle bu kıl payı ayrımından ustaca geçmesini bilmiş, yarattığı her dizenin hakkını vererek çağdaş bir ozan olmanın onurunu taşıyor.

Kıl payı ayrımından söz ederken, »Gelin canlar bir olalım / Münkire kılıç çalalım / Hüseyin kanın alalım« demiyor. O biliyor ve anlıyor ki, çağdaş bir ozanın görevi, fanatik bir görüşle yola çıkıp ilericilik adına söz söylemek değil. İlericilik adına yola çıkıp devrimcilik adına söz söylemek.

Bakın ne diyor Can Yoksul:

Sıkı Dur.

»Sen sıkı dur oğul

Bakma kan ağlayışına bu yüreğimin
Kelepçe kırılır
Zindan yıkılır
Hesap sorulur
Birgün

Gün dağların ardına vardı

Kesti sesini çekirgeler tarlada
Bu kurbağaların türküsüdür
Geceyi bölen
Ay ışığında
Bu geç kalışımızın
Türküsüdür

Hergün yeniden

Yeniden başlıyor kavgalar
Bir başka gün mü bekliyor bilmem
Daha kınından çıkmamış silahlar

İşte geldik

Dayandık kapısına şafağın
Ölüm yazacak değil gazeteler hep
Söyleyip duracak değil radyolar
Vurulup vurulup düşenleri
Sürecek değil puştluklar böyle
Sen sıkı dur oğul

Gün doğacak

Sevincimize
Bu alanlarda
Gümbür gümbür
Davul çalacak
-Sen sıkı dur oğul-

Can Yoksul’un şiirleri salt imgeden ibaret olmamakla birlikte, kır çiçekleri gibi, kendine has bir üslupla boy verip yeşermesini bilmiştir.

Birçok ustanın da söylediği gibi, devrimci şiir »kapalı kutu« değil. Anlaşılır olmalı. Şiirin ne dediği, kime karşı, kimden yana olduğu anlaşılmalı. Ben bu tanıma katılıyorum. »Gündönümü« şiirleriyle Can Yoksul’un ne dediğini, kimden yana ve kime karşı olduğunu hemen anlıyoruz. »Umudum Sizdedir Ey Halkım« şiirine baktığımızda bunu daha güzel anlıyoruz.

Umudum Sizdedir Ey Halkım

Ölüme kafa tuta tuta

Kafa tuta tuta emperyalizme
Geldik buralara

Madende
Fabrikada
Tarlada sıkılı yumruğum

Ey bizden önce

Bizden sonra varan kırlara
Tutun dağbaşlarında siper taşlarını
Ve unutmayanlar
Mapustaki
İşkencedeki
Yoldaşlarını

Umudum sizdedir

Ey yeraltındaki kök

Ey halkım
Günışığına saklı tomurcuklar
Ve kavgayı oyun sanan çocuklar
Umudum sizdedir
Döven el demiri
Toprağı kazan el
Yazan el
Çizen el
Öfkemizi…

Yahut bir başka şiirinde bir başka ses bularak, dinleyelim Can Yoksul’u:

Büyür Yeraltında
Akşam günüdürYakan tenimi benim
Orak tarlasında
Dikmeyin
Susuzluğuma
Gül dallarını

Boşalıp boşalıp doluyor

Militanlık kanı
Damarlarıma
Hangi listeye baksam
Hangi dosyayı karıştırsam adım
Nesimiler Dedem sultanlar
Pir Sultanlar
Bunca yıllar başkaldırdım
Bunca yıllar kanadım

Yetmez diyorum karakollarınız

Yazdıklarınız çizdikleriniz bunca
Kelepçeleriniz coplarınız
Tanklarınız tüfekleriniz
Toplarınız
Yasaklarınız
Yetmez
Başkaldırılarıma

Bir sevda çiçeğiyim

Bilesiniz
Bir kavganın çiçeği
Her mevsim yeniden
Yeniden açıyorum
Kıpkızıl…

Biryanım

Gün yanığıdır benim
Biryanım kurşun
Biryanım büyür sularda
Halka halka
Biryanım
Ağıtlarda
Anaların
Dal yaprak
Biryanım

Biryanım

Kök gibi
Büyür
Yeraltında
Topraklardaii

Ne güzel şeylere vurgun Can Yoksul’un yüreği... Ne güzel şeylerle dolup taşmış Can Yoksul’un yüreği. Sanki onca acıyı, onca yokluğu, sürgünü, zindanı, görmemiş gibi, umudumuzu yeşeren çiçeklerle yaşamaya bağlamasını biliyor.

Anadolu toprağının »altın sabrıyla« imbiklerden geçerek damıtılmış mahzenlerde, zindanlarda, sürgünlerde mayalanmış bir peteğin balıdır, Can Yoksul’un şiirleri Bu bal biraz Madımak, biraz fabrika kokuyorsa ozanın özgün yanını da açığa vuruyor.

Her çiçeğin kokusu, her meyvenin tadı kendine özgüdür. »Gündönümü« şiirlerinin kokusu ve tadı kendine özgüdür.

Umudu hep yeniden, yeniden gündeme getiren ozan, inancı, sevinci, sevdayı, direnci, kavgayı da yeniden yeniden gündeme getiriyor. Kutluyorum Can Yoksul’u »Gündönümü« kitabıyla ve kitabın içende yer alan bu güzelim şiirleriyle.

Bu değerlendirme yazısı burada son buluyordu. Ancak Değerli dostum Can Yoksul aramızdan ayrılınca bu yazım bir kaç yerde yayınlandı. Daha sonra bu sayfaya alma gereği duydum. Bir ekleme yaparak. Değerli dostum Bekir Karadeniz'in hazırladığı ozanlar. Biz sayfasında yer verdiğim hece şiir türünü de bu sayfadan alıntı yaparak yazımın son bölümüne ekleme gereği duydum. Işıklar içinde uyu değerli dostum Selahattin Koçak Eserlerin hep bizimledir bilesin...

»Can Yoksul© 

1948-2025. Çorum’un Tolamehmet köyünde doğdu. Asıl adı Selahattin Koçak’tır. İlkokulu ve öğretmen okulunu köyünde başlamak üzere değişik yerlerde tamamladı.

Şiire ilgisi ilkokul yıllarında başladı. Yöresinde dinlediği ve zamanla şiirlerini öğrendiği aşıklardan etkilenerek şiir yazmaya yöneldi.

1968 yılından sonra yaklaşık 10 yıl Çorum’un değişik köylerinde öğretmenlik yapan Can Yoksul, bu dönemde birçok aşığa ilişkin araştırmalara yöneldi.

Sonraki yıllarda öğretmenlikten ayrılarak Çorum çevresinde kalkınma kooperatiflerinde değişik görevlerde çalıştı. Bu görevleri sırasında Köy-Koop’un yayın organı olan »Tohum«, daha sonra »Allıturnam« adlı dergileri çıkaran Can Yoksul, Avrupa’nın birçok yerinde değişik konferans ve toplantılara katıldı.

Son yıllarda bir yöresel gazetede köşe yazarı olarak çalışan Can Yoksul’un Teslim Abdal’dan Deli Boran’a dek birçok halk ozanına ilişkin araştırması ve »Bozkırın Çocuğu« (1970), »Deli« (1974), »Gündönümü« (1980), »Seni Unutur muyum Seni« (1983), »Panzerler, Postallar, Darağaçları« (1983) ve »İnsanlığın Türküleri« (1990) adlı kitapları bulunmaktadır.

Can Yoksul Çorum'da öldü ve köyünde toprağa verildi.


Ben

Gökyüzünde uça uça
Yoruldum ben yoruldum ben
Zalim avcı nişan aldı
Görüldüm ben görüldüm ben

Kan akıyor bak yaram var
Vurma avcı eşim duyar
İlden ile diyar diyar
Sürüldüm ben sürüldüm ben

Düştüm gökten taş üstüne
Aktı kanım baş üstüne
Sürme elin döş üstüne
Kırıldım ben kırıldım ben

Çırpınırdım tepe takla
Haydı toprak beni sakla
Sapı kanlı kör bıçakla
Vuruldum ben vuruldum ben

Çil kekliğim geldi sonum
Bir
Can idim n’oldu sonum
Kara toprak oldu sonum
Sarıldım ben sarıldım ben

* * *

Üstünde

Derdin elinkinden yüce belleme
Nice dert olur ki derdin üstünde
Eli cahil kendin hoca belleme
Nice fert olur ki ferdin üstünde

Yara olur sızlar irin akarak
Yara olur iyileşir kokarak
Say parmaklarını bir bir bakarak
Üç değil beş olur dördün üstünde

Derdi olan elbet derman çağırır
Kimi sinesinde öfke yoğurur
Bu dünya durmadan korkak doğurur
Korkaklar yer tutmuş merdin üstünde

Can Yoksul’um olmaz yamaya yama
Sokulmuş böğrüne bir paslı kama
İki köy birleşip bir olur ama
Yurt olmaz elbette yurdun üstünde«
iii




Orhan Bahçıvan, »Halis Kızılateş«



i Ataol Behramoğlu »Yaşayan Bir Şiir« adlı kitabında devrimci şiiri açıklarken, şöyle başlıyor söze:

ii Şiirler Gündönümü Kitabından seçilmiştir. Gündönümü/Allıturna Yayınları. 1. Baskı 1980/ 2. Baskı 1989…

iii Ozanlar biz Bekir Karadeniz sayfasından.


7 Ocak 2026 Çarşamba

B. Karadeniz ve O. Bahçıvan'ın 'Karac'oğlan Geleneği ve Şiirleri Araşt...


Bekir Karadeniz ve Orhan Bahçıvan’ın “Karac’oğlan Geleneği ve Şiirler...
Bu video, Bekir Karadeniz ve Orhan Bahçıvan’ın “Karac’oğlan Geleneği ve Şiirleri” adlı kapsamlı araştırmasını ele almaktadır. Çalışma, Karac’oğlan’ı tekil bir şair kimliğinden ziyade bir gelenek olarak incelemesiyle önceki araştırmalardan ayrılmaktadır. Edebi çözümlemelerin yanı sıra türküden rock’a uzanan yaklaşık 200 ses kaydını içeren Karac’oğlan Külliyatı, eseri multimedya bir yapıya dönüştürerek Karac’oğlan geleneğini hem yazılı hem işitsel olarak günümüze taşımaktadır.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Boz Atlı Hızır, »Ferman Baba«

Boz Atlı Hızır* »Ferman Baba« Söz: Ferman Baba Düzenleme: HasretEzgileri/BeKa Yollarım kar doldu gözlerim duman Yetiş gel imdada Boz Atlı Hızır Zemheri ayında halım çok yaman Yetiş gel imdada Boz Atlı Hızır Dağlarım kayboldu ovalar dümdüz Vakte bir erişti geceyle gündüz Donuyor ağzımda savrulan her söz Yetiş gel imdada Boz Atlı Hızır Kapandı yollarım kaldım bu düzde Tükendi takatim bacakta dizde Yardım beklenemez oğulda kızda Yetiş gel imdada Boz Atlı Hızır Ferman Baba kurtulursam vallaha Bir kurban adağım olsun Allaha El açıp yalvardım can Beytullah’a Yetiş gel imdada Boz Atlı Hızır
  • Müzik ve seslendirme yapay zeka ile oluşturuldu.

26 Aralık 2025 Cuma

Nazlı Öksüz - Sana Geldim Can Hüseyin (Official Audio)


SANA GELDİM CAN HÜSEYİN Kerbela’yı yalınayak yürüdüm Sana geldim can Hüseyin merhaba Su içmedim yudum yudum kurudum Sana geldim can Hüseyin merhaba Ben düşmüşüm erenlerin derdine Canım kurban Kerbela’nın merdine Gözlerimle su getirdim yurduna Sana geldim can Hüseyin merhaba Ferman Baba yalvarıyor Allah'a Giden canlar geri gelmez bir daha Ben bilirim suçun yoktu vallaha Sana geldim can Hüseyin merhaba Söz: Ferman Baba ● Müzik: Kâzım Birlik Yorum: Nazlı Öksüz.

Kızıl Börklü Oğuzlar Yani Kızılbaşlar!...

Kızıl Börklü Oğuzlar Yani Kızılbaşlar!... Tarikat Girdabından Önceki, Kadim Boy Nizamı ve Öz Türk Kültürü! İslam tarih yazıcılığı ve resmi...